Archive for the 'züleyha ile karşılaşma' Category

Yüreğimin Yarısını Geri Ver Züleyha!

img_2131.jpg

Yıllarca bir gölge gibi taşıdım seni yanımda Züleyha. Yüreğim oldun, tek parça. Aldığım her nefes ikimizi birlikte büyüttü. Vicdanım senken korkmadım hayattan. Aldığım her nefesi mutluluk saydım. Her gece Allah’a şükrederken aciz kaldım. Bitecek mi bu mutlu günler diye korkarak ağladım. Ben yıllarca yalnızca mutluluktan ağladım Züleyha. Yüzümü sana döndüğümde başımı eğmeden dimdik durdum. Edilecek sitem, söylenecek söz bırakmadım. Her aşkın mükafatı, her yeminin sadakati, her geçen günün galibi oldum. Ardımda bıraktığım hiçbir şeyi üzerimde yük bilmedim. Yerine gelmeyecek hiçbir duaya âmin demedim. Kimsenin yapamayacaklarımın ümidini beslemesine izin vermedim. Rengime sadakatimden başka boya katmadım. Gri de versen ellerime yalnız kendi bedenime sürerek çoğalmayı bildim. Ben Büyükbabam’ın ve senin anlattıklarından başka masal dinlemedim. Kulaklarımı her sese tıkamayı boynumun borcu bildim. Gözlerim gördüklerini doğru bilsin diye yanlış olana bakmaya yeltenmedim. Başımı döndürecek her davete sırtımı döndüm. Mutluluk sarhoşu olmuş gözlerim kimseyi görmedi. Kimsenin gözlerinde beş dakikadan fazla dinlenmedim. Ellerim başka tene alışmasın diye kimseye ellerimi vermedim. Hiçbir iltifatı kabul etmedim.

Seninle doğdum, seninle yaşadım, seninle öleceğim zannettim.

Şimdi beni bırakıp gittiğini hissediyorum. İçim acıyor yokluğunla. Yüreğimi ikiye bölüp yarısını sana verdiğim günden beri yapayalnız bıraktın beni. Ben sana koskocaman bir yürek yarısı emanet ettim. Şimdi başka bir masalda yüreğimin yarısının acısını çekiyorum bazen. Bu muydu yıllardır hayali ile yaşadığım Züleyha’nın emanete sadakati? Bu muydu gözlerimi durdurduğum, umarsızca dinlendirdiğim asaletinin bedeli? Yüreğim başka bir masal dinliyor şimdi. İlk kez duyuyorum sesini. Bu benim yüreğim mi diye şaşırıyorum. Ne zaman bölmeyi becerdim hatırlamıyorum. Ne zaman sana bu kadar güvendim bir türlü aklıma getiremiyorum. Şimdi kulaklarımı açmamı, gözlerimi gözlerine dikmemi, söylediklerini duymamı, düşünmememi istiyorsun benden. Ben düşünmeden yaşamayı hiç öğrenmedim. Düşündüklerimle mutlu olmayı öğrettiğin günden beri bana, ben ağlamaklı tek gün görmedim. Mutsuzluk nedir bilmedim. Ben mi nankörüm? Bir ben mi ayran gönüllüyüm? Kulağıma soktuğun bu sese sen Yusuf’un sesi dedin. Meraklanmadan arkamı dönmemi mi istedin? Sabrımı mı ölçüyordun, sevgimi mi, sadakatimi mi? Dinlediğim yeni masalları seversem bırakıp gidecek misin beni? Al bu çürümüş yüreğini yerleştir yerine mi diyeceksin? Uyumayacak mısın benimle? Sarılmayacak mısın bana? Bir daha içi aşk kokan sandıkları koklamayacak mıyız? Küf mü kokacağım yıllarca, sensiz? Kendini kokla deyip yarınsız mı bırakacaksın beni?

Anlamıyorum seni. Bu duyduğum masalların ümidi yok, çaresi yok, tesellisi yok. Bugünü bile yok ki yarınından medet umayım. Yüreğimdeki onca masalı mı unutayım duyacağım masalların hatırına? Kötü biten tek bir masal dinlemedim ki ben hayatımda. Şimdi dinlediğim masalın kötü biteceği düşüncesiyle sığınıyorum sana. Bir anda bitecek, sana döneceğim yine belki. Küf kokan yüreğimin hesabını vereceğim. Gözyaşlarımı sileceğim. Yusuf hiç yoktu zaten diyeceğim. Gökten tek bir elma düştüyse diye yerlerde sürüneceğim.

Koy elindeki yüreğimin yarısını yerine, boşuna oyalama bizi. Düşmesini dileyeceğim tek bir elmam daha yok benim hayatta. Neyi deniyoruz, yorulmadık mı hala?

Aşk Kahvesinin Tadı

Bitmez tükenmez bir geceydi Züleyha’nınki. Gelmeyen uykusu gözlerini hepten yoruyordu. Derin bir uykuya dalası gelmiyordu. İçindeki özlem uykusunun demini hafifleterek bir mayhoşluk bırakıyordu yastığına. Dinlenmek ne mümkündü rüyasında ağlamaklı bir Yusuf varsa… Gecenin başında Yusuf’un gönlü yana yakıla ona uzanmaya yelteniyorsa…

Gece karanlık, mistik ve geçmek bilmeyen bir işkenceye dönüşmüştü Yusuf’un uzaktaki varlığıyla. Bir tek rüyaların dindireceği bir yolculuğa çıkma fikri ile uyuyakalmalıydı.

Gözlerini sıkıca kapadı.

Bir aşk kahvesinde Yusuf’a rastladı. Denizin yamacı, güneşli bir günün sabahı adı aşk olduğu için kahveye adım attı. Yusuf’un gömleğine denizden tutturduğu maviden çalınmıştı. Tahta bir masada oturan, gözlerini diktiği adama yaklaşmaya başladı. Konuşulacak ne vardı? Adı aşk olan bir kahvenin telvesi sohbete muhtaç mıydı? Oturdu Yusuf’un yanına. Ağzı doldu birden. Söylenecek ne çok şey vardı. Tuttu kelimelerini elleriyle. Yalnız Yusuf konuşsun diye maviliğini denizden çalan gömleğine daldı. Bu kadar çok doluyken ağzı zaten en iyisi susmaktı. Sustu Züleyha. Gönlünden geçenleri Yusuf’un sözleriyle dindirdi. Yusuf ile Züleyha’nın denizinden vapurlar, gökyüzünden uçaklar, önlerinden insanlar, saatlerinden dakikalar geçti. Muhabbetin sıradanlığı bir dinginlik vaat ediyordu yüreklerine. Dinledikçe hiç bitmesini istemediği yeni yeni masallar uzanıyordu önüne. Hepsinin kapısından içeri giriyordu Yusuf’a rastlama ümidiyle. Bazen Yusuf’u bile unutuyordu dinlerken bazen saatler dikkatini hiç bölmüyordu.

Kahvenin adı aşktı. Köpüğü denizin dalgasından, telvesi gönüllerinin özlemle un ufak olmasındandı. Belki bir daha ne zaman adı aşk olacak bir kahvede buluşacaklardı? Adı özlem olurdu, adı hasret olurdu, adı ayrılık olurdu, iki damla gözyaşı olurdu ama bir daha ne zaman aşk olacaktı? İçinden geçenlerin gözlerinden akmasına izin vermeden utançla unutmaya çalıştı düşündüklerini. Bazen duyguların bile dua olduğu inancıyla Yusuf’u masadan kaldırdı ve denize daha çok yaklaştırdı.

Masallardan farkı vardır hayallerin. Masallar giriş-gelişme-sonuçtan oluşurlar. Ama deniz kenarları masal değil hayal yamaçlarıdır aslında. Uçsuz bucaksız bir sallantıda kaybolma niyetidir. Mide bulantısıdır. Göz yanılsamasıdır. Yok olma isteğidir. Saklanma temennisidir. Varlığının aşikârlığını denizin dalgasıyla örtme ümididir.

Yusuf masal kentinin güzelliğine duyduğu aşkı dillendirirken, kaçıp gitme isteğinden bahseder oldu. Bir zodiac bile yeterdi aslında ama aşk kahvesi öyle bir çaresizlik içirmişti ki onlara hayalleri bile imkânsızlığa eş yatlara misafir oluyordu. Züleyha asırlardır susmuş, kelimelerini zaten çoktan yutmuştu. Bir yandan denizin onları saklaması için bir yandan da yürüdükleri yolun hiç bitmemesi için dua ediyordu.

Deniz yalnızca içindeyken bir sonsuzluk vaat eder insana. Yamacında olmak ise yalnızca sonsuzluğa yakınlaşma isteğidir. İçine atlayıp kaybolmak her babayiğidin harcı değildir. Yamaçlar hayal kurmak için vardır. Ellerini uzatıp sonsuzluktan medet umma yerleridir.

Masalın ötesinde, hayalin berisinde kalma vakti gelmişti. Yol bittiği için yamaçtan sessizce çekildiler. Oturdukları kahveden ödünç aldıkları aşk üstlerini başlarını mahvetmişti.

Her kahve bir tat bırakırdı muhakkak ağızda ama aşk kahvesinin tadı unutulacak gibi değildi.

Ve Züleyha uyandığında gece rengini değiştirmeye başlamıştı bile…

VİCDANIM SEN İSEN, SEN İSTANBUL DEĞİLSİN ZÜLEYHA!

Bir kadın bir şehir olmuşsa Züleyha, fena halde şımarmış demektir. Yusuf’un yazdığı masallarda adını İstanbul diye okudum. Yalnız sana yazıyormuş. İstanbul’a sen diyormuş. Kız Kulesi’ni elleriyle denizin dibine batırabiliyormuş. Galata Kulesi’inden baktığında İstanbul’a yağmur dökülüyormuş. Baharı kendine benzetmiş, seni içine hapsetmiş, İstanbul’a kafa tutuyormuş. Karşısına aldığı şehrin adını İstanbul koymuş. Koynunda sabahladığını söyleyip keyfini kahya ediyormuş. Eğer ikiniz bu şehirdeyseniz, aynı gökyüzünden nasipleniyor, aynı güne hoşgeldin diyorsanız senin olmayacağın bu şehri ateşe veririm diyormuş. Bir şehrin adı İstanbul’sa ve o şehir yanık kokuyorsa müsebbibi sen olabilir misin Züleyha? Yusuf İstanbul’u ateşe verirse içinden seni çekip çıkarabilir miyim? Okuduğum masallar aklımı başımdan aldı. Kırmızı bir kaftan giydirdi, rengimi avare etti. Şu bindiğim at arabasının tekerlek sesi kulaklarımı duymaz, aklımı tekrarlara gark etti. Yusuf’un cümlelerini cebime sığdırıp kaftanımda saklı bir ben var etti. Hiç bitmesin bu yazı-bu yol diye gözlerimi yalvarır etti. İstanbul’a sen dediği günden beri Yusuf, İstanbul bana çaresizlik içirdi. Tek bir taşını aradım, yokluğunda gözlerimi dikip saatlerce durulmak için. Lalelerini görmez oldum, erguvanlar açmış haberi bile gelmedi. Sen rengârenk kaftanlar içinde sürürken bedenini, ben kırmızının ateşinden bulaşmasın diye İstanbul’a, rengimi söndürmekle geçirdim günlerimi. Bir bulabilsem seni… Daha neler anlatacağım… Yusuf’a bir kez yüzünü dön diye yalvaracağım. Senin hatırına İstanbul’u kurtaracağım. Bu yol bitmedi Züleyha… Nereye saklandın kim bilir? Bir Yusuf’u, bir İstanbul’u, bir de beni sensiz bıraktın. Kaftanımın rengi sana varmaya çalıştıkça soldu gitti. Yusuf elinde bir kuru kibrit gözünü İstanbul’a dikti. Tutuşturacak neyi kaldı hiç bilemedi. Bu şehir akşamlarında kimleri yaşattı, ikindilerinde kimleri ağlattı düşünemedi. Yalnız Galata Kulesi ile Kız Kulesi arasında oyalandı. Oysa İstanbul nicedir saçma sapan, çelimsiz bir semte gömdü kendini. Yusuf sana İstanbul dedi ama yolunu şaşırmadan o semte gelemedi. Ben ondan önce bulacağım seni! İstanbul sen değilsin diyeceğim. Hak etmediğin hiçbir mutluluğu gözlerinde görmeyeceğim. Benim vicdanım sensin Züleyha! Eğer bir gün aklım başımdan gidip vicdanım İstanbul olursa, seni affetmeyeceğim!

züleyha ile karşılaşma (8)

Şu an o kadar öfkeliyim ki sana. Bir oyun başlattın aklınca. Şımarık şımarık dolanıyorsun başkalarının rüyalarında. Daha izin bile almadın benden Züleyha. Bu gidişle şamar oğlanına döneceksin yakında. Bir de beni taklit edercesine Yusuf’tan bahsediyormuşsun onlara. Bunca hikâyemiz oldu. Karanlıkta benimle kayboldun. Bir gün geleceğim ümidiyle sahillerde sabahladın. Bana savaş açtın. Benim boynuma atladın. Koynumda uyandın. Benim rüyalarıma sataştın. Hayallerime sırnaştın. Cümlelerimden sıkıldığında benim ağzımı kapadın. Renklerini rüyalarıma saldın. Cezalandırmak için üstümü başımı griye boyadın. Avuçlarımda yaralar açtın. Yüreğimin içine sinsice sokulup kapağını kapadın. Şimdi başkasına derman olayım diye gittiysen söyle bana ne bıraktın? Madem ortak bir kahraman olacaktın en başından söylemeliydin. Bilmiyor musun paylaşmayı sevmediğimi? Bilmiyor musun seni kimseye ellerimle teslim edemeyeceğimi? Bilmiyor musun senden ne anlıyorsam onunla ölüp gideceğimi?

Şimdi başka birinin masalından güya Yusuf gibi seslendiğin bensem, söyle, bensem eğer… Adımın Züleyha olmaklığından başka ne ihtimali kalır? Ben ömrümü Züleyha olmak için geçirirken sen bana Yusufmuş gibi mi yapıyorsun? Adımı Züleyha mı koyuyorsun? Ben eğer bir parça Züleyha isem yalnızca yanılgılarımın hatırınadır. Şu boynuma dizdiğim boncuklu ipler çürüyüp savruluyorsa yerlere, hatalarım âleme ibret olsun diyedir. Züleyha gibi yolumu bildiğimden değil, bilemediğimdendir. O boynuma ördüğüm çürümüş ipler yüreğimin damarlarına benzediği içindir.  Yanıldıkça düşüp çamura bulandığım, ellerimle gözlerime kara çaldığım içindir. İnsan olmamın bana verdiği hata yapma acziyetini bile bile kullandığım içindir. Şimdi ben Züleyha isem, söyle, bensem eğer… Yusuf bana seslendiyse, ben parmaklarımı doğrayacak kadar ahmak bulmuyorsam kendimi, kocaman kocaman laflarımın altında ezilmeyi bile göze alıyorsam… Şimdi ben Züleyha isem, söyle, bensem eğer… Yusuf yanılmadıysa, ayağı takılıp yuvarlanıp başını çarpmadıysa,  Züleyha’sını şaşırmadıysa, bile bile benimle konuşmaya devam ediyorsa… Şimdi ben Züleyha isem, söyle, bensem eğer… Yusuf’u ilk kez duyuyorsam, sesi kulaklarımda yankılanıyorsa, tek bir güzel cümle söylesin diye ayaklarına dolanmayı umuyorsam… Şimdi ben Züleyha isem, söyle, bensem eğer…

Neyi bekliyor orada?

Bütün bildiği masalları anlatmalı kulağıma. Tek bir güzel cümlenin vücudumu yeni bir damar eklenmiş gibi yeşerteceğini söyle ona. Elleriyle gözlerimi kapayıp uzun uzun masallar anlattır kulağıma. Hepsini görebileyim gözlerimi kapattığı aydınlıkta. Rüyalarıma geldiğinde saçlarımı uçuracak kadar güçlü nefesiyle rüzgârı estirebilsin. Anlayayım onun olduğunu. Kulağıma bir masal anlatıp kaçıp gitmesin. Masal fukarası olduğumu zannetmesin. Senin eteklerine düşmesin. Yazdığım masalları habersizce senden dinlemesin. Kimseden yardım dilemesin. İçinden geçen ne kadarsa masalını o kadar uzatabilsin. Nefesi yalnızca onun içinden geçene yetsin. Gerçekten Yusuf’sa yolunu şaşırıp Kaf Dağı’na gitmesin. Altın Bülbül’ü sevmesin. Ellerimdeki grilikleri yeşertmesin. Rüyalarıma gelsin. Zamanı kendi bildiği gibi kullansın. Bazen yürümeye mecali kalmayacak kadar yaşlı olsun, huzur versin. Bazen yeni yetme bir delikanlıya dönüşsün, heyecanlarıyla huzursuz etsin. Bazen ne bildiğini isteyecek kadar olgun görünsün, eteklerimi peşinden sürüklesin. Bazen sadece ümitsizce vazgeçsin, çaresizlik getirsin. Ve bazen sanki gerçekmiş gibi bir masala götürüp yalnızca dinlendirsin. Saçlarımın hırçınlığını ılık nefesiyle tarayabilsin.  Gözlerimdeki öfkeyi bakışlarıyla ehlileştirebilsin. Sıkıca sıktığım avuçlarımı elleriyle çözebilsin.  Ağzımın payını verip bildiğim tüm masalları unutturabilsin.

Yusuf gibi seslendiğin bensem, söyle, bensem eğer… ve sen Yusuf isen, söyle, gerçekten sensen eğer…

züleyha ile karşılaşma (7)

Yine buluştuk Züleyha, hoş geldin yeniden hayatıma. Bunca zamandır neredeydin demeyeceğim söz bir daha. Bunca zamanı sokma aramıza. Ne kadar oldu bilmiyorum gözlerimi tutuşturmak için seni aradığım yollarda. Romeo’dan tüyolar alıyorum, Juliet beni sürekli yanıltıyor yakınlarında dolaştıkça. Aynı kökten gelmeli insan birinin yanına yanaştıysa. Topraklarımız yabancı olunduğunda kimse anlamıyor beni zannediyorum çırpınışlarımda. Yeni rüyalar görmeye başladım ben yokluğunda. O kadar heyecanlı ki dilim varmıyor anlatmaya. Kızarsın diye korkuyorum yeniden bana. Cesaretimi topladığımda anlatacağım söz sana da. Şimdi hiç dinlemediğim yeni bir masal anlat bana. İçindeki her şeyle henüz tanışacak olayım daha. Masal kahramanının gözleri çok şey söylesin ve içine tek bir hayvan girmesin. Masal kahramanı, beni benim onu sevdiğimden daha çok sevsin. Masaldan kaçıp kaçıp yanıma gelsin. Senden izin almayı bile beklemesin. Paylaşmayalım Züleyha, kollarıma bırak onu yalnızca. Benimle göz göze gelmeye cesaret etsin. Bana baktığında etrafımızda sen olduğunu hissetmesin. Hep masalın bir yerlerine kilitlenmesin. Yalnızca avuçlarımdaki sıcaklıkla kendinden geçsin. Gözleri kapandığında yüreği benimkinden çok hafiflesin. Güzel renkler sok onun rüyalarına. Grileri bana bırak, ben savaşmaya alışığım ne de olsa. Ellerime çaldığın onca griyi üstüme başıma sürerek renklendirdiğim, ne kadar rengim varsa söz katacağım rüyasına. Hep güzel rüyaları olsun istiyorum hayatında. Henüz savaşmayı öğrenmedi daha. Bu yolculuğun ne kadar uzun olacağını hiç söylemedin ona. En büyük yanılgıyı yaşattın getirdiğin kahramana. Bir masal kahramanı ile beni yapayalnız yüz göz ettin. Uyumasına izin verdin avuçlarımda. Öyle şefkatle tutuyorum ki onu kollarımda, tek bir hayvan görmesin rüyasında. Bu kadar müşfikken ben nasıl rasyonel cümleler kurabilirim söylesene bana? Başıma dikilip durmayı seçtiğini mi haykırmalıyım yine suratına? Hiç kavga edesim yok Züleyha! Onca zaman sana hasretle sarılmayı beklerken yine attın beni bir masalın ortasına. Annem bile yok yakınımda. Kimden merhamet dileneceğim ben, hangi kucakta? Güçlü olduğum için mi bu kadar yanaşıyorsun bana? Artık kimi getirirsen getir gözüm görmesin seni demememi mi bekliyorsun sana? Kim bilir ne görüyor rüyasında? Savaşmaya başlamış mıdır acaba Don Kişotla? Yaklaşmamalıyım ona. Gözlerimi görmemeli uyandığında. Kimsenin gözlerime tutunmasına izin verme bir daha. Boş bakmadığımı söylüyordun hani bana. Nasıl yer buluyor bu adam duygularına? Ben bakmayı hala beceremiyor muyum Züleyha? Öğrenemedim mi daha? Kaç yıldır nasıl güzel baktığımı söyleyip durdun kulağıma. Yalan mıydı onca laf yoksa? Bu sefer gidemeyecek kadar yorgun hissediyorum oysa. Kaçmama, umursamama gerek duymayacak kadar ısındı yüzü kucağımda. Bu duygu daha mı yaralayıcı yoksa? Güçsüzleştirir mi beni acaba? Kim bilebilir bunu, neden gülümseyip duruyorsun suratıma? Uyanıyor işte. Kaçacak tek bir yer göstermedin bana. Gözlerine baktığımda göreceğim rüyasını baştan sona. Hazır mısın gördüklerimi anlatmama? Bakıyorum öyleyse Züleyha. Sakın yanımdan ayrılma.

Uzun uzun bakıp evde anlatacağım sana. Beni teselli edecek cümleler gelsin hatırına. Sakın eve gittiğimizde yine her şeyi unutmuş olma… Sakın beni dinlemeden uykuya dalma…

züleyha ile karşılaşma (6)

Kaç gecedir bedenime dolanıp duruyorsun. Kaçmaya çalıştıkça senden, kandırmak için bir renk çalıyorsun ellerime. Dokunduğum hiçbir yeri boyamaya yetmeyen renklerle savaşıp duruyorum sabaha kadar. Beni kandırdığını anlamadığımı mı düşünüyorsun Züleyha? Bu kaçıncı karşılaşma? Tüm bunları seni hayatımdan kovamadığım için mi yapıyorsun bana? Tüm hikâyelerimi öğrenmek için geceliğimde sabahlamaya alışma. Rüyalarımdan yaşadıklarımı çalma. İzin vermediğim hiçbir kabuğu kopartma. Ben, sen gittiğinden beri alıştım yaralarımla yaşamaya. Her gidişinin bir yarayı sulandıracağı haberini kulağıma fısıldadığında belki de çocuktum daha. Hissettiklerimin uykumu kaçıracağını ta o zamanlar söylemiştin bana. Şimdi uykusuz sabahladığım gecelerim var. Sivrisinekler arkadaşlarım, bir de avludan gelen çocuk sesleri. Ruhuma başka şeyler fısıldayıp aklımı başımdan almaya çalışıyorlar. Seni düşünmemem için varlığıma yandaş, rüyalarıma sahip çıkıyorlar. Sense şımarıkça bacaklarını doluyorsun bacaklarıma. Her hareketin, üstünün başının kokusunu dolduruyor ruhuma. Uyandığımda yoksun demeye dilim varmıyor. Seninle sabahladığım bu kaçıncı gece Züleyha? Kalabalıkların beni doyuramadığı, dönüp dönüp sana varışlarımın kaçıncısı, hadi korkma söyle kulağıma! Benim senden kurtulamadığımı, ne kadar gitsen de seni tutup kendime yapıştırdığımı söyle. Biliyorsun tek sadakatimiz yalnız doğruları söylememiz birbirimize. Gözlerin, artık benim de bakarken mana uzatabildiğimi anlatıyor bana. Merak ediyorum tek gören sen misin diye. Bakabilmeyi başardıysam Züleyha, biraz yaşamış sayacağım kendimi hayatta. Gözlerimi ehlileştirebilmenin verdiği mutlulukla belki bir kez olsun sarılacağım sana. Biliyorum bana dokunmadığın halde ne denli sarılmayı istediğini. Yalnızca bu yüzden sevdiğini düşünüyorum beni, geriye bıraktığın her şey hayvani. Ellerimizin birbirine değdiği günü hatırla. Yığılıp kalmıştın yanımda. Dizlerine uzanıp saçımı okşamak için yalvarmıştın ayıldığında. Bu nasıl sevgi Züleyha? İçine neler kattın da dönüp dönüp ziyaret ediyorsun beni hala? Annemden vefalı mısın hayatımda? Nasıl da unutmuşum oysa… Tüm tanımların bedenine dar geldiğini, içinden söküp çıkarttığın hiçbir duyguya elbise giydiremediğini… İnsan içine çıkartacak eli yüzü düzgün tek bir duyguyu var edemediğini… Ben de sırnaşıp duruyorum sana. Sen benim istediğim kadarsın oysa. Seninle konuşmuyor muyduk, insanın kendine müstakil olduğunu? Şimdi henüz karakteri oturmamış bir ergen gibi şaşkın şaşkın bakma suratıma. Sen Yusuf’u arzularken nasıl kararlıysan, ben de öyle sarsılmaz bir duyguyla yanaşıyorum sana. Senin kadar kararlı ve sonra senin kadar içime kapanıyorum. Tek farkımız var Züleyha. En başından beri ben senin kadar cesaret edemedim yalnızlığa. İçime attıklarım kadar yaşamadım hayatta. Hep mutlu gün dostlarımla aldıklarımı nefes saydım, sonra da ömrümden eksiltmesinler diye dönüp Allah’a yalvardım. Sen benim mutlu gün dostum değilsin Züleyha. Ne zaman başım sıkışsa bitiveriyorsun yamacımda. Bu yüzden kızıyorum sana. Hiç gitmesen bu kadar hata yapmayacağım belki hayatta.

Susuyorum Züleyha. Yalnız seni düşüneceğim bu gece yatakta. Bedenime sürtünüp bıraktığın renklere şükredeceğim. İçimde kalan ve tek renk olan griden katıp çoğaltacağım renklerini, rüyalarımdan fırsat buldukça. Her yere süreceğim sonra. Uyandığımda yalnız senden kalma olayım hayatta.

İyi geceler Züleyha

züleyha ile karşılaşma (5)

Şu an ayaklarımı uzatmanın bile bana zul geldiği bir zamanda varlığını yaklaştırıyorum sinir uçlarıma. İçinde ait olduğun için günlerdir mutlu mesut eteklerini sürüdüğün bu ev, bizzat senin evin Züleyha. Mutluluklar baki değildir diyordun bana ahşap pencerelerini seyre daldığımda. Çalışma odamdan sesleniyorum sana. Kırmızı ile beyazın modern uyumunun ruhuma üflemesine izin verdiğin Rodchenko’dan izin almadan boyadım bacaklarımı uzattığım koltuğun rengini karanlığa. Kulağıma gri renkler üflediğin günden bu yana iflah olmadım ben bir daha. Sersem sersem, semt semt aradım kendimi İstanbul’da. Neresi olsa severdin hani beni ya, öyle olmuyormuş Züleyha. Mekânların çocuklukla ilişkilendiği ne kadar hatıra varsa o kadar mutlu oluyormuşsun hayatta. Penceresinden neyi gösteriyorsa annen sana, o ev mezarın kadar yakın duruyor vücudundaki toprağın sinsi varlığına. Gösterilen kadar sanıyorsun hayatı ne kadar yaşarsan yaşa. Sonra seninle tanışana kadar hayatı hep aynı şeyleri gösterecek penceren kadar sanıyorsun. Bir gün pencerenin pervazına konan güvercinin suratının sana ne kadar benzediğini anca seninle karşılaşınca hatırlıyorsun. Oysa o pencereden gördüğün, küçükken sesinden ürktüğün, biraz büyüyünce sesinin tokluğuna vardığın için ona kral dediğin balıkçının balıkları gibi susuzluktan titriyorsun. Çok büyüdüğünde, yüzün bana iyice yakınlaştığında ifadendeki tek başınalıkla anlıyorum şaşıp kaldığımı hayatta. Annemin penceresinin yerine koyduğun bu yeni pencerenin tüm bedenine dokunuyorum. Tanımaya çalışıyorum. Dokunuşlarımın sayısı arttıkça sevme ihtimalimin artacağını söylediğini yeniden yeniden duyuyorum. Pencereyi sevmeye başladığımda yeniden küçülüyorum. Annemin beni ilk kez pencereden baktırdığını ve senin yüzünün herhangi bir şeye denk geldiğini o gün gibi hatırlıyorum. Bu ne demek biliyor musun Züleyha? Hiç yaşamamış kadar çocuk, çok yaşamış kadar yorgun oluyorum. Elimi tutup bana bu pencerenin gördüğü şeyleri anlatmanı beklerken sen bir anda pencerenin seyrinden kopup, merdivenlerden inip gördüklerime de dokunmamı bekliyorsun. Sen bunca beklenti içindeyken ben en başından yaşamaya başlamak ile hayatın geçiciliğine toslayıp duruyorum. Uzun zamandır içimdeki bu geçicilik duygusunu ehlileştiremiyorum. Beni pencereden baktıran annemin, bana çikolata taşıyan babamın geçiciliğine saplanıp kalıyorum. Sen kendine üzülecek ne çok şey buluyorsun bile demiyorsun Züleyha. Sadece insansın demekle yetinebiliyorsun. Bu yetindiklerin var ya Züleyha, bir de kendi yetinemediklerin… Benim de sana insansın diyesimi getiriyor. Ama beceremiyorum. Beni boyadığın bu gri renkler elimi kolumu bağlıyor. Kaçmaya çalıştıkça senden, mecburiyetler boynuma dizili ipteki numarası küçülmüş, ayaklarımı içine almayı reddeden ayakkabılarımı getiriyor. Ben büyüdükçe sen küçülüyorsun. Sana daha çok kızıyorum büyüdükçe. Beni anlamadığını düşünüyorum daha çok. Geçici sevinçlerle bana çocukluk masalları anlatıp durduğunu düşünüyorum. Büyükbabam gibi bozuk para oyununun kandırmacasından gerçeğin dayanılmaz yorgunluğuna varıyorsun sende. Büyükbabam beni bırakıp gittiğinde gitmemesi için neler vermezdim. Bir de seni düşününce… Gidiyorum desen, ihtiyacım olduğunda adını değiştiririm derim kulağına sessizce. Bu sessizlik belki adımlarını hızlandırıp, dizlerinin dermanını getirir. Hızlı koşup, yorulmadan varırsın bensizliğe.

Bu gece sana vefasızlık içirdim gizlice. Bunu tekrar etmeni isteyeceğim aklına geldikçe. İçtiğin kadar güçleneceksin. Bana koyanlar sana koymayacak döndüğünde. Birbirimize baktığımızda bir daha bana gözlerin dolu, taklit yeteneği mükemmel martılar gibi titrek seslenmeyeceksin. Vefasızlık, her içtiğinde sesini kral balıkçı kadar tok, kendini hangi pencereden bakarsan o senin penceren gibi hissettirecek. Umuyorum ki bu geceden sonra seslerimiz pencereden pencereye, başka ülkelerden birbirimize vefasızlık içmiş kadar güçlü duyurulacak. Adını sen koyduğun bu içki eminim bize şifa olacak…

Başka bir ülkede, sana ait başka bir pencere bulana kadar hoşçakal…

züleyha ile karşılaşma (4)

zuleyha4-copy.jpg

Bir ASIRdı, kapımı kilitlediğimin üzerinden ağır adımlarla geçen… ve tozun ötesinde bir pislikti kapımın tüm kıvrımlarını silikleştiren. İçime uzattığın ilk adımlarını heyecanla anıyorum hala. Duyanlar gıcırtı sesinden çok, cansız zannettikleri cıvatalarımın nefeslerine tanıklık ediyorlardı. Züleyha, aşkın hangi hali kaldı bizi birbirimize mıknatıs gibi çekmesinin dışında. Şiir kıvamında yol aldığımız yolculuğumuzda tek değişmeyenleriz biz aslında. Varlığımızı birbirimize armağan ettik. Bizden başka sadece iç seslerimizle ilerledik. Yalnız yol aldık. Ne zaman yorulsak, başımızı birbirimize çevirip çok uzaktaymışçasına hasretten yakındık. Oysa, hiçbir kaygım kalmıyordu adımlarını sıklaştırdıkça. İçim dışımın tezahürüydü, korkmuyordum sana vardıkça. O zamanlarda anlamıştım, sonumu beklemeyeceğini, yanımda öylece dikilmeyi seçmeyeceğini. Ben gözlerini ararken yalvaran gözlerimi tutuşturmak için, sen keyfini kâhya ediyordun sana hapsoluşlarımda. Dert etme! Pişmanlık Hissetme! Kendini gözlerimden bir kez daha boncuk boncuk düşürme! Biliyordum, öylece kopup seneler sonra hevesle seni anacağımı ve adının hep ZÜLEYHA kalacağını… Bile bile sana sürtünmeyi seçtiğim gün yokluğundan besleneceğimi görüyordum. Çünkü ben onca nefes arasında yoklukla yaşamayı seviyordum. Sonbaharda adın sarı yapraklar oluyordu, damar damar çizemediğim… Yazın, içinde yüzdürüldüğüm sular oluyordun, derinlerine erişemediğim… Mevsimler toplamı oluyordun, hiçbirisinin hakkını veremediğim… Canıma dikilen bir çift göz, ellerimi izleyen çocuktan beter masum bir yüz, kokumu içine çekip son nefesim zannederek sarhoş ölen bir âşık, tenimde gezinme arzusuyla tutuşan kudurmuş bir adam, varlığımdan iplerini koparırcasına kaçmak isteyen vahşi bir hayvan… Bu kadar hayatımdayken seni özlemem yine de bitmiyordu Züleyha! Bir gün kollarında bulacağımı biliyordum kendimi ve hiçbir şeyin aynı olamayacağı gerçeğini. Ellerime bıraktığın gri çiçekler kokuşmuş bir küfe dönüştü. Yaranın ötesinde koklayanları benden kaçıran bir çürük kokusu yayıyorum etrafıma. Sadece YOĞUN yaşayanlar var yakınımda. Sarhoşlar, aşıklar, deliler, kolları mor sıhhatleri kimsesiz kalanlar… katılıyorum onlara, birlikte yoğunlaşırken, senin ismin yalnızca dudaklarımda ve küf kokusu yoğunlukla kaybolurken yeni arkadaşlarımı hırçınlaştırmakta. Gözlerimin içi gülmüyor güldüğümde, uzaklara dalan gözlerim bir boşluğa saplanıyor yoğunlaştıkça. Seni görebilmenin hayali ile okyanus arıyorum, denizler dar geliyor. Okyanusun ortasında hiçliğe yakın mesafemi sana yaklaştırıyorum. Varmışsın gibi yapayalnız debeleniyorum. Biliyorum, beni en iyi sen tanıyorsun. Son nefesime kadar sürecek olan hırçın-müşfik-çetrefilli-çözmeye uğraşmayıp sadece yaşadığımız şey, beni sana rastlatıp duracak. Seni özleyeceğim. Bazen sen bu cümleleri kurmazdın diyeceksin, bazen kurma şu cümleleri sıkıldım diyeceksin. Bazen kapılarımı açtığın güne lanet edeceksin. Ama şu an oturduğum yere çakılmış gibi bir ilişkim var hayatımla. Çakılıp kaldım. Sürünerek varmaya çalıştığım yerde elimi bir kez bile tutmadın. Artık suçlamıyorum seni. Kendime ben bile tahammül edemiyorum. Belki haklısın, İstanbul beni bu hale getirdi. İçimdeki çürüklerimi ellerimde sulu yaralar gibi yeşertti. Sevdiğim bir filmin içinde yaşıyor gibi hissettirdi. İçinden bir türlü çıkamadım ve hangi filmdi adını bir türlü hatırlayamadım. Dolmuştayken Koş Lola Koş’ta oynuyordum, sen yanımdan sadece yavaşça yürüyordun. Bazen Serçelerin Şarkısı’ndaki deve kuşu gibi dans ediyorduk, sen eteklerinin ahengiyle beni kendine hayran bırakıyordun. Bazen sevdiğim bir şarkıyı Dönüş filminde Penelope kadar gözü yaşlı ve vurgulu söylüyordun, İstanbul’la ağlıyordum. Ben bu kadar yoğunlaşırken sadece şunu bil istiyorum. İçime çürümüş parmaklarımla ördüğüm hüzün duvarı aşamayacağım kadar yükseldiği zaman seni görememe korkusu içimi çokça kaplıyor. Bunlar yalnızca benim kuruntularım değil. Rasyonel göndermeleri var ta içimde. Sonra dua edercesine, dilenircesine, şiir yazarcasına, merhamete gebe duygularla içten yalvarışlarımın sana ulaşma ihtimaline heveslenip duruyorum. Ve seni, benim kadar sonuç sever bir insanın ihtimallerle olan ilişkisini bir kez daha düşünmeye davet ediyorum Züleyha!

2009

züleyha ile karşılaşma (1)

zuleyha-copy.jpgSigarayı kattım yanıma. Kimseden izin almadım, kimse izin vermedi bana. Aklıma benden bu denli uzaklaşacağın düşüncesi gelseydi eğer belki de hiç alışmazdım sana. Zar zor tanımladığım ve özenlice lakap bulduğum her duygu içimde yarım. Neden hiçbiri sona varmış da bana içten bir gülümseyiş uzatmıyor en buhranlı anımda. Kim bilebilir bunu? İçimdeki yangınları kim söndürebilir? Kim bana kendi yangınım hafiflesin diye İstanbul yangınlarını, kül olan mevlevihaneleri örnek gösterebilir? Kim güzel ellerimi ellerinin arasına sıkıştırabilir? Kim bir kibrit daha çakarsa içimde tutuşacak hiç bir şeyin kalmadığını görmeye cesaret edebilir? Kim bana sıradanlaşmamayı önerebilir bir aşkın tam ortasında?

Şimdi içimde kaynayan en asil duygumun dumanının ne önemi var eski bir zamanda, yaşanmışlıklarda? Aşk olsun, meşk olsun, muhatapları kavrulmuş, seyredenleri ehl-i keyif olsun, sonları vuslat ya da gözyaşı olsun. En çok aşık olsun eskilerden biri, en güzel masallar birilerini ağlatsın, Züleyha teselli olsun, Mecnun susasın bir kez daha aşkının hatırına. Neyi değiştirir ki eğer bir aşık hala yana yakıla kavruluyorsa?

En soğuk havalar bile bir bedeni yeter derecede soğutmuyorsa, bir daha gözlerime aşkın en cazibeli yanıyla bakma. Adı ayrılık değil, adı yaşanmışlık değil, adı konmamış değil. Hissetmeliyim seni Züleyha. Aynı yabani duygu kapladı içimi. Midesi bulanık bir duygu bu, tanımlayamadığım ama yaşatıldığım. Fitriymiş, bizim içinmiş, vazgeçilmezmiş, en yücesiymiş, adı her kıssada geçermiş. Zamansız bir duygu bu öyleyse Züleyha. Ne zaman yaşadığını bilmiyorum. Yalnızca bir duygu benzerliği seninle aramdaki ve ben, senden habersizce tutunuyorum sana.

Korkmasam tanır mıydım seni, adını bilir miydim acaba? Bir fantazya içinde hisseder miydim ikimizi? Aksakallı dedeler yok yakınımda ve belki ben rüya görmeyi unuttuğum için bu denli büyük bir bela açıldı başıma. Unuttuklarım arasında başka neler var? Bu fantazyanın adı yok, ahalisi çok. Az önce sordum seni benim gibi garip bir yaratılmışa. Adı neydi hatırlamıyorum şimdi. Yolunu tarif etti bana. Geçtiğin yolu, bastığın hiçliği, ulaştığın birliği. Gözümde büyüdü Züleyha. Sana tutunmak daha bir yanılgı gibi geldi. Keşke daha net olsa, somurtmasa dünya ve içine fırlatıldığına inanmasa bir budala. Her şey daha dingin olurdu belki de o zaman senin yanında.

Bilmiyorum Züleyha, bilmiyorum. Ne, güzel adının anlamını biliyorum ne de seni tanıyorum kadın olmaklığından başka. Kafam karışık, bir sigara daha yaktım sana. Birlikte tüttürrelim, birbirimize aşklarımızı anlatalım, birbirimize tahammül edemeden, birbirimizi hiç dinlemeden, hiç susmadan söyleyelim. Adı türkü olsun, adı şarkı olsun, şiir olsun. Dili türkçe olsun senin bildiğin bir mana dili olsun, benim yetersiz ama mecburi ingilizcem olsun. Yetmesede nefesim, detoneler duygularımın önüne de geçse nolur susturma beni, utandırma. Özeniyorum sana. Heybetine özeniyorum, kendine güvenine, önünde de arkanda da sağında da solunda da aynı anılmana özeniyorum. Herkesin seni tek bir doğruymuşcasına örnek almasına. Benim bile henüz tanışmayı beceremediğim sana özeniyorum. Yıllar geçtikçe, Hayyam içten içten sana da bana da güldükçe sen al güzel ellerimi ellerinin arasına. Varsın gülsün kim gülerse biz en yanık rubaileri şarkı yapalım yollarda.

2005

züleyha ile karşılaşma (2)

zuleyha22-copy.jpg

Adını herkesten daha farklı anmışım zamanın birinde ve şimdi o zamanın kavuruculuğuna yalnızca benzetebildiğim duygularımı aldım yakınıma. Bu gece odamın rengi içimde yeşil. Çatlayan kabukları var susuzluktan, sanki yetiştirmeyi beceremediğim çiçeklerimin. Kül tablamın içindeki küller birer uçuculuk vadetmiyorlar rüzgâra sinsice. Biliyor musun Züleyha aslında herkes beklemede. Ben de bekliyorum, adını adımın altına yazdıran eşyalarımla birlikte. Az önce geçmedin, ben geç gelmedim, eşyalarım sahipsiz değil. Adı konmamış her yandaşıma bir isim verdim ben. Susuz da olsalar, senin hatrın, benim hatırsızlığım da olsa herkesin bir adı var bu akşam. Yeşil bir lambam var masamda. Işığı yeşil, lambası yeşil olduğundan. Ve gözlerim yeşil bu akşam odam yeşil olduğundan. Gözlerim seninkine benzesin isterdim. Her bakış ayrı bakabilir mi aynı rüyalarda? Gözleri kapalı, uyanmaya hali olmayan bir beden var sanki ruhumda. Gördüklerim görebileceklerimin çok azı. Gözlerime hakaret ediyorum bakmaya çalıştıkça. Eskiden manası olurdu rüyaların. Birileri anlattı mı ötekiler dinlerdi. Söz kesmezdi kimse ya da olmadık yerde su istemezdi. Anlatanda önemliydi rüyayı dinleyende. Ama rüya üstüne söz söyleyen en önemliydi. Sen o zamanlarda mı yaşadın Züleyha? Rüyaların keyfinin kaçmadığı zamanlarda mı dolandın? Ben takılı mıydım eteklerine? Yoksa eteklerin boş boş sürünüyor muydu dolandığın yerlerde? Anladım, ben soluk soluğa kalmışken bulamamıştın beni herhangi bir duygunun dibinde. Susuz bırakmıştın beni, sensiz. Umrunda değildim belki, belki kimseden farkım yoktu şu an olduğu gibi. Ne kadar etrafında dolansamda sürtünemiyordum sana istediğim gibi. Farkettiremiyordum kendimi. Allı fistanım vardı oysa sürmeli gözlerim ve kınalı ellerim. Başımın alacalı bulacalı yemenisi ruh halimi anlatıyordu sana. Keşke görseydin Züleyha. Keşke görmeyi bir an olsun isteseydin. Aynı borunun içinde gibiydik. Debeleniyor zannederdi dışarıdan bakanlar bizi. Önce borunun şeffaflığı gerekliydi. İçimiz kadar diri miydi bedenlerimiz, hazım kapasitemiz arzuladığımız kadarına yeterli miydi? Adı zaman mıydı bu borunun? Adı olur muydu bir borunun? Rengi olur muydu hayallerin? Gerçekliği olur muydu renklerin? Ben en çok bir rengi sevemedim ki Züleyha. Sen bir renk bırakır mısın avuçlarıma? Borunun duvarlarını boyamaya yettiremezsem yine alır mısın güzel ellerimi ellerinin arasına? Sana dokunma isteğim ruhlarımızın birliktelik hayali kadar ürkütücü ve bolca senli. Tadı damağımda sanki. Kırlardan toplamıştım, bu rüyanın grisi ağlamam için yeterli. Eteklerinin dibindeydim. Heybetin yerindeydi ama ezici değildi. Masumdu yüzün. Eteklerindeydi bir elim ve diğer elim renksiz çiçekler topluyordu. Topladığım çiçekleri sana uzattıkça bir bir renkleniyorlardı. Her renk bir ötekine ekleniyordu sanki. Rüyamı uzatıyordu bu eklenlenme işlemi. Bir rüyanın bitimi için her rengin sahibini bulması gerekliydi. Ama zaman rüyamın sonlanması için yetemedi, az geldi, kuşatamadı, kısa geldi. Çekip uzatmayı teklif edersin diye gözlerine baktığımda sen neyi görüyordun Züleyha? Görünürde bana bakıyordun. Aklın kimin rüyasında konaklamıştı ve hangi han senin hayallerine texasvari kapılar açmıştı? Söyledim, ben senin kadar maharetli değilim. Bön bön bakmak çoğu zaman işim. Çok anlamlı sözleri cebimde biriktiriyorum. Sana gelirken yolda şaşırdıkça çıkarıp cebimden bakıyorum. Kırmızı başlıklı kıza öğütler veriyorum, Cervantes’i öpüyorum alnından, bir masal kahramanı olmasını istediğim anneannemi azımsamıyorum. Ulaşmaya çalışırken sana, yollar uzuyor ve yollar uzadıkça türkçem bozuluyor. İnsanlar yeni adlar buluyor tanıdığım eşyalara. Zenginleşiyor zannettikleri hayallerini yalnızca birbirlerine benzemek kandırmacasının içine düşürüyorlar. Birlikte bakmıştık bu çukura. İçinde hiç su olmadığı için nefes alamayacaklardı sonunda. Sonunu en sonunu söylemedin biliyorum bana. Sormuyorum, büyüsüz kalsın, masal kazanlarını ısıtan ocakların vanalarını kapatsın birileri. Ateş her odunun dizi dizi sıralandığı bir çemberin ortasına hapsolmasın, yanmamak özgürlüğü onda kalsın. Şimdilik hiçbir şey sıradanlaşmasın. Bir masal bitsin yalnızca.

-Züleyha, uyudun mu yoksa?

2006/04.30

züleyha ile karşılaşma (3)

zulryha3-copy.jpg

Hızla uzaklaşıp çarptım sana. Yine sana çarptım Züleyha. Güzel ellerim sıcacık hala. Geçen yazın sıcağından kalma halleri var. Bir türlü varlığıma tam anlamıyla alışamadılar. Doğumumdan beri gerçekliğimi sorgulayıp durdular. Ellerimin sıcaklığına inat vücudum bir ölü bedeni kadar soğuk oysa. Her dokunuşumun bana vaat ettiği soğukluk, morg soğuğundan biraz daha soğuk olabilir anca. Bana dokunmuyorsun eskisi kadar içten. Bana bakmıyorsun biliyorum. Gözlerini güzel bulduğun ellerime yani tek eskiden kalma naif bıraktığım parçama dikerek konuşuyorsun benimle. Öyle isterdim ki seninle göz göze gelme cesaretine sahip olmayı. Öyle isterdim ki seninle bana bakmadığın için kavga edebilecek kadar haklı olmayı. Öyle isterdim ki yazın bana armağan ettiğin yükü omuzlarımdan bir çırpıda atarak sana koşmayı. Dipdiri, dimdik ve eskimemiş kalabilmeyi. Biliyor musun Züleyha? Biraz da aramızdaki dostluğu sorguluyorum ben düştükçe ve senin gölgen dikleştikçe. Kendi edindiğim mutlu gün yoldaşlarım var benim dünyada. Anlamaya çalışmadan sadece mutlu çeyrekler uzatıyorlar bana. Yakınlarında bencilce mutlu olup kapılarımı kapatıyorum onlara. Senin kadar içten söylemiyorlar ellerimin güzel olduğunu bana. Hiçbir dokunma ihtimali seninki kadar heyecanlandırmıyor beni yanlarında. Sana saklıyorum kendimi. Dolaşıyorum eteklerimi toplayarak. Sürtündükçe iz bırakma ihtimalim gereksiz insanlar toplamasın başımıza. Belki sıkıldın benden ama kıskanıyorum seni, söyleyemesem de sana. Hayvani duygular aşıladın bana. Şimdi bir başkasına alışmamı bekleyemezsin. Gri çiçeklerin ellerimi soldurduğu gerçeğini öteleyemezsin. Soft olsa bile bana bir renk kırıntısı bırakmadan beni terk edemezsin. En başından söylemiştim. Zaman seninle de aramıza bir ayrılık sokacaktı. Kimin umrunda demiştim. Bu kadar rahat konuşurken sen kime güvendiğimi zannetmiştin. Bıraktığın gün savaş günüm değildi. Sen gittiğinden beri değiştirdim hayal felsefemi. Sadece sevmekten gelen bir kökle sevişiyorum kendimle ve bana bıraktığın hayalilerle. Somurtmayı kestim. Eskisi kadar sıkıcı değilim. En çok ben gülümsüyorum. Milyonlarca renk uzatıyorum varlığıma. Hadi gel yanıma. Kimimiz var birbirimizden başka. Hayır, yakınlaşamıyorum Kierkegard’la, Donkişot’la. Hepsi sadece son 100 sayfa uzatıyor bana. Senden sonra kimsenin ayrılığı koymaz bana ama zaaflarımla yaşıyorum ben hala. Şimdi kucağına aldığın, sana benden çok yaklaşan, sorgusuzca sevdiğin kediyi alıp gelme yanıma. Onu da sevmemi bekleme. Korkmamamı isteme. Başından beri söylüyorum sana, insanım yalnızca. Yalnızca içimdeki hayvanı okşadığımı biliyorsun ara sıra. Bana yakınlaşmanın yolu bu değil. Rüyalarıma başka hayvan sokma. Renksiz, bensiz, sensiz bırakma beni. Bıktığımdan daha fazla bıktırma. Gücümü kullanma, seninle güçlendiğimi yüzüme haykırma. Kaç yıldır tanıştığımızı ve kaç yıldır yaşadığımı hatırla. Sana çekici gelmediğimi, beni zeki bulmadığını, yazılarımı beğenmediğini, söyleme. Ağzımı sen izin veriyor olduğun için bozduğumu zannetme. İnsan olduğumu söyledim sana Züleyha. Özgürüm. Tehlikeliyim. Hayvaniyim. İplerini dola artık kollarıma. Susmamı istiyorsan sustur. Sadece herhangi bir şey yapmanı beklediğimi anla. Eğer çok geliyorsa isteklerim sana, oyalama!

2007